31 Aralık 2007 Pazartesi

Futbolun filmini yapsam adı "Hayat" olurdu


Zeki Demirkubuz, bu toprakların yetiştirdiği en değerli yönetmenlerden biri, kendini öyle nitelendirmese bile… C Blok'la başladığı serüvenini sırasıyla Masumiyet, Üçüncü Sayfa, İtiraf, Yazgı, Bekleme Odası ve Kader'le devam ettirdi. İnsanı, salt insan doğasını tüm veçheleriyle ortaya koymasıyla kendine ait bambaşka bir sinema dili oluşturdu. Bilenler, tanıyanlar için ise çok iyi bir Beşiktaş taraftarı. Beşiktaş'ın maçlarını kendine ait locasından değil kendini ait hissettiği Kapalı'dan seyrediyor. Beşiktaş'a, futbola ve sinemaya ait tüm merak ettiklerimize sineması gibi sahici bir dille cevap verirken ekliyor: "Bütün suçlarına, günahlarına, kabahatlerine rağmen bence futbol olgusundaki en masum kitle hâlâ taraftarlardır."

RÖPORTAJI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ...

Dokunmayın Hasan'ıma, ayıptır

Yıllar önceydi, bir Ankaragücü-Beşiktaş maçını sıkıntıyla izliyorduk. Beşiktaş'ın isabetsiz transferlerinden yakınan bir arkadaşım dayanamadı, "Millet çok iyi futbolcular alırken bizimkiler giderler şu Hasan Şaş mıdır nedir, onu alırlar seneye" dedi. O Hasan Şaş sonra Galatasaray'a geldi. Bütün başarıların içinde yer aldı. Milli takımın değişmezlerinden oldu. 2002'de Brezilya'ya golümüzü attı...


Bütün bu serüven boyunca içinden geldiği gibi, maça asılarak, sanki iddialı bir mahalle maçındaymış gibi nerede olduğunu unutarak oynadı. Nerede görev verildiyse sesini çıkarmadı, en iyisini yapmaya çalıştı. İlk 11'de olmadığı zaman oraya buraya mesaj yolladığını hatırlamıyorum. Heyecanlıydı, öfkeliydi, kolay kışkırtılıyordu. Hâlâ da öyle. O kadar başarı, deneyim onu zerre kadar değiştirmedi.


Bütün bu dönemde Hasan'ın öfkeli yüzüne baktığımda bir tek şeyden kuşku duymadım. Mertliğinden! Çukurova delikanlısı o. Sahadan çıkan rakibinin arkasından koşup tekme sallarken göremezsiniz onu. Penaltı pozisyonlarında biraz abartılı düşer. Kızıp rakibe sert girdiği olur. Kendine faul yapıldığında da abartabilir ama zamandan çalmaz. Rakibiyle dalaştığı çok olur ama yüz yüze, teke tek yapar bunu. Arkadan ya da kalabalığın arasından vurmaz. Sevdiği bir arkadaşından ummadığı bir davranış görmüş de ona üzülmüş gibidir. Hem kızgın hem kırgın.
Yine görebildiğim kadarıyla, ağzı başka konuşan beyni başka düşünen biri değil Hasan Şaş. Politika bilmiyor, tribünlere oynamıyor, bir yere mesajlar yollamıyor, kulüp içinde özel iktidar peşinde koşmuyor. Bakın, o başarılı Galatasaray'dan ve 2002'nin ulusal takımından, sözleşmesi bittiği zaman bile yurtdışına transfer olmayan bir tek o var. Herhalde yöneticilerinin sözlerine inandığı için.


O kadar yıl Galatasaray'da oynamış olmasına karşın hâlâ takımın bir eri... İlk 18'e alınmadığı zaman kalkıp maç öncesi sahaya inip idman yapmak gibi uyanıklık gelmez aklına. Kampa çocuğunu getirdi diye kadro dışı kalsa "Ne saçma bu kural" diye açıkça karşı çıkar. Ya da, "Bana ne maçınızdan" deyip kampı terk eder, çocuğunun yanına gider. Ama duygu sömürüsü yapmaz, "Zaten erken yatmıştım" diye yatılı okul mazeretleri üretmez.


'Vurvur'cular


Şimdi bu Hasan Şaş ayıplanıyor, günah tahtasına bağlanıyor. Neden? Hakemin kararlarına abartılı itiraz etti diye. Kimler tarafından? Şimdiye kadar hakemlere demediğini bırakmayan, onları 'emek hırsızı', 'sahtekâr', 'yüreksiz', 'korkak' ilan edenler tarafından. İşi, "Hakem üniforması dediğin polis üniforması, asker üniforması... Devlet o devlet" demeye vardıranlar bile çıktı. O zaman sokun olayı 'Polis Vazife ve Salahiyetleri Yasası'na, hakem çeksin silahı itiraz eden futbolcuyu vursun! Siz demediğinizi bırakmayacaksınız hakemlere, Hasan Şaş itiraz edemeyecek. O hiç olmazsa kartını görüp cezasını çekiyor!


Hakem devletse, futbolcu da halk o zaman. Hiç mi itiraz hakkı olmayacak. Bizde hakemler numaradan yerde yatana, faulü abartıp rakibine kart göstertene, topu oyalayana pek hoşgörülü. Topunu oynayan ama yanlış bulduğu karara sesini çıkartana pek acımasız.


Pazartesi akşamı Manchester United-Fulham maçında, 18'de kendini yere atan Ronaldo'ya sarı kart gösterdi hakem. Ronaldo da, adeta bis ister gibi uzun uzun alkışladı onu. Hiç oralı olmadı hakem. "Yürü oyununa bak" gibisinden küçümseyici bir bakış attı sadece.


Şaş'ın davranış biçimini övdüğümü düşünmezsiniz umarım. Benim sorunum ona parmak sallayan ikiyüzlü ahlakçılara. Federasyondan kulüplere ve medyaya kadar 'ferpiley'ci gözüküp alttan fitili veren 'vurvur'culara... Siz maçtan önce hakemlere güvenmediğinizi söyleyeceksiniz, uluslararası maçlarda yenildiğinizde hakemi 'Türk düşmanı' ilan edeceksiniz, kulüplerdeki iktidarınızı hakem hataları üzerinden korumaya çalışacaksınız, tiraj ve izlenirlik için hakem spekülasyonuna yatırım yapacaksınız... Sonra da Hasan Şaş üzerinde futbol ahlakı ahkâmı keseceksiniz. Futbolcuyu ne kadar kötülerseniz, ezerseniz o kadar büyük yönetici, futbol adamı olacaksınız.


İbrahim Altınsay

St. Pauli nasıl anlatılır ki?

St. Pauli nasıl anlatılır ki? Önce takıma adını veren Sankt Pauli kasabasından başlayalım. Amsterdam’dan sonra Avrupa’nın en büyük ikinci "kerhane cenneti" olan Sankt Pauli, sırtını büyük bir ölçüde sex endüstrisine dayayan bir semttir. Anlatanların yalancısıyız, Avrupa’nın en önemli şişme kadın, yapay penis üretim merkezi de buradadır…

27.000 nüfuslu bir şirin kasabanın "fuhuş sektörü" ile olan ortak geçmişi, 1600'lere kadar uzanıyor. 1600'lerde veba gibi bulaşıcı hastalıkları yakalananları kentlerden uzak tutmak için Hamburg’un hemen dışında kurulan kasaba, "yanlış yer seçimi"nin kurbanı olur. Neden mi? Almanya’nın en önemli liman kenti Hamburg’un yanıbaşındaki bu kasaba; bel soğukluğu, frengi gibi zührevi hastalıklara yakalanmış fahişeleriyle, aylarca kadın yüzü görmemiş denizcileri kendine bir mıknatıs gibi çekmeye başlar da ondan! Bulaşıcı hastalıklara yakalananları toplumdan uzak tutmak için kurulan bu kasaba, istemeden de olsa bölgenin en önemli "turistik merkezi" haline gelir :)…

Çarpık "burjuva ahlakı" geçtiğimiz yüzyılın ortalarına kadar Sankt Pauli’ye ne hizmet götürür ne de yeni işyerleri açtırtır. Sırtını fuhuş endüstrisine vermek zorunda kalan bu kasaba, geri bırakılmışlığın ve itilmişliğin de eklemlenmesiyle, 400 yıl içinde Avrupa’nın "en anarşist" yerleşim merkezine dönüşmüş. Seçimlerde "en kızılından" komünist adayın karşısına eşcinsel listeden rakibin çıkıp da, seçimleri eşcinsellerin kazandığı bir mahalle hayal edin! İşte, orası Sankt Pauli’dir…

Şimdi mahalle bu kadar renkli olunca, futbol takımı ve taraftarları da epey matrak oluyor. Şimdilerde üçüncü ligde oynayan bu takımın taraftarlarının skor tabelasına falan baktığı yoktur, her daim neşeli ve gürültücüdürler. Öyle bildiğiniz türden bir taraftar da değildir bu. "Dünyanın en sıkı anarşist takımı" olarak kabul edilen St. Pauli’nin tribünlerinde kızıl-siyah bayraklar, orak-çekiçli pankartlar, kuru kafalı korsan flamalarının yanı sıra rakip tribünlere doğru "mebzul miktarda" şişme kadın ve yapay penisler sallanır!

Her yönüyle âlem bir takımdır St. Pauli… Geçtiğimiz yıllarda St. Pauli’nin "birinci kalecisi" Latin Amerikalı gerillalara katılmak için takımdan ayrılmış, bir yıl sonra geri döndüğünde "hiçbir şey olmamış gibi" kaleyi devralmıştı! Takım her yıl kamp için -kalabalık bir taraftar grubuyla- Küba’ya gider, antremanlarına kimi zaman Maradona kimi zaman "Fidel" falan misafir olur :)…
St. Pauli’nin ayırt edici özelliklerinden birisi de, "anti-faşist" bir karaktere sahip olmasıdır. Hitler döneminde pek çok taraftarının kurşuna dizildiği takım, Alman liglerinin kadrosunda en çok "göçmen" bulunduran ekibidir aynı zamanda. Bugün Fenerbahçe’de oynayan Deniz Barış, üç büyükleri geçen yıl peşinden koşturan Uğur İnceman gibi pek çok Almanya kökenli futbolcu aslında St. Pauli çıkışlıdır. Peki, size bu takımın "sadece altyapısında" 84 Türk oyuncu bulunduğunu söylesek?

Alman neo-nazilerin içinde Türklerin yaşadığı bir apartmanı ateşe verdiği Solingen Faciası’ndan sonra St. Pauli takımı sahaya dev bir pankartla çıkar. Bu Türkçe pankartta tam olarak şu yazmaktadır: "Faşistleri s.ktir edin, biz hepimiz kardeşiz…"

Dünyanın dört bir yanında taraftarları bulunan, bir araştırmaya göre de tam 11 milyon Alman’ın gönlündeki ikinci takım olan St. Pauli, "sadece futbol" değildir. Sıkı bir St. Pauli taraftarı olan Tanıl Bora’nın "ağır dergi" Birikim’e yazdığı şekliyle söylemek gerekirse, "St. Pauli kendine mahsus bir külttür. Taraftarlarının kararlı anti-faşist tavrı, her partiden daha güvenilirdir. Millerntor tribünündeki -skordan bağımsız- neşeli hayat ve coşkulu destek, dillere destandır. 1910 doğumlu kulübü kült yapan, müthiş başarıları değil, futbolu sevme ve ‘yorumlama’ biçimiyle oluşturduğu bu kendine özgü kültürüdür…"

Türkiye’deyse futbol takımlarının hepsi birbirine benzer. Birkaç küçük ayrıntı dışında, takımlarımız aslında birbirinin karbon kağıdıdır… "Acaba" diye sorarım kendime sık sık, "Yeşil sahalarımızda ne zaman farklı bir takım göreceğiz? Solcu falan da olmasına gerek yok; farklı olanı kucaklayan, içinde ‘öteki kültürlere’ yer veren takımlarımız olur mu bir gün?"

Ali Işıngör

Bask, Katalonya ve Galisya Milli Takımları

İspanya'nın ayrılıkçı Bask, Katalonya ve Galisya özerk yönetimleri, uluslararası futbol maçlarını katılabilmek için "Milli Takımlarına" izin verilmesini istedi. Bask özerk yönetimi hükümet sözcüsü ve Kültür Bakanı Azkarate, Galisya özerk yönetimi Kültür Bakanı Bugallo ve Katalonya özerk yönetimi başkan yardımcısı Carod, bu yöndeki talebi içeren ortak dektarasyonu Bask bölgesindeki Bilbao kentinde bulunan, sadece Bask futbolcuları kadrosuna alan Athletic Bilbao takımının maçlarının yapıldığı San Mames Stadı'nda düzenlenen törende imzalandı. İmza töreninden sonra Bask ve Katalan futbol takımları maç yaptı. Özerk yönetimlerden çok sayıda milletvekili de statta hazır bulundu. Basklar gayrıresmi ilk maçını da yine Katalonya ile bundan 92 sene önce oynamıştı.

28 Aralık 2007 Cuma

Futbol ve Sex


* İkisinde de pozisyon zenginliği esastır.
* İkisinde de çamurlu ortam sevilmez.
* İkisinde de motivasyon neticeyi etkiler.
* İkisinde de çocuklar problem olur.
* İkisi de şifreli kanaldan yayınlanır.
* İkisini de duş paklar.
* İkisinde de skor önemlidir.
* İkisinin de magandası çekilmez.
* İkisinde de ofsayta düşülür.
* İkisinde de 'ilk kez milli' olunur.
* İkisinde de frikik vardır.
* İkisinin icrası için de tesis gereklidir.
* İkisi de nadiren ertelenir.
* İkisinin de profesyoneli köşe olur!!
* İkisinde de belli bir yaştan sonra jubile gereklidir.
* İkisi de ısınma hareketleri gerektirir.
* İkisinin de paralı yapılanında menajerlik sistemi vardır.
* İkisinde de sakatlık riski vardır.
* İkisinde de arkadan müdahele ceza gerektirir.
* İkisinde de deplasman korkusu yaşanır. Tek bir farkla , futbolda elle oynamak yasaktır , diğerinde serbest.