31 Ocak 2008 Perşembe

Türkiye'nin 2010 Dünya Kupası Fikstürü

2010 Dünya Kupası Avrupa Elemeleri 5. Grup'ta mücadele edecek Milli Takım'ın maç fikstürü belli oldu. İspanya, Belçika, Bosna-Hersek, Estonya ve Ermenistan'la aynı grupta olan Türkiye ilk ve son maçını Ermenistan ile oynarken, İspanya ile de dört gün içinde iki maç yapacak.

06 Eylül 2008
Ermenistan - Türkiye
İspanya – Bosna Hersek
Belçika – Estonya
10 Eylül 2008
Türkiye - Belçika
Bosna Hersek – Estonya
İspanya – Ermenistan
11 Ekim 2008
Türkiye – Bosna Hersek
Belçika – Ermenistan
Estonya - İspanya
15 Ekim 2008
Estonya - Türkiye
Bosna Hersek – Ermenistan
Belçika – İspanya
28 Mart 2009
İspanya -Türkiye
Belçika – Bosna Hersek
Ermenistan – Estonya
1 Nisan 2009
Türkiye - İspanya
Bosna Hersek – Belçika
Estonya – Ermenistan
5 Eylül 2009
Türkiye - Estonya
Ermenistan – Bosna Hersek
İspanya – Belçika
9 Eylül 2009
Bosna Hersek – Türkiye
Ermenistan – Belçika
İspanya – Estonya
10 Ekim 2009
Belçika - Türkiye
Estonya – Bosna Hersek
Ermenistan – İspanya
14 Ekim 2009
Türkiye - Ermenistan
Bosna Hersek – İspanya
Estonya – Belçika

30 Ocak 2008 Çarşamba

28 Ocak 2008 Pazartesi

2008 Pekin Olimpiyatları'na doğru

Pekin Belediyesi İş Güvenliği Bürosu Başkan Yardımcısı Ding Zhenkuan 2008 Pekin Olimpiyatları projelerinde çalışan 6 işçinin hayatını kaybettiğini açıkladı. The Times gazetesinde geçen ay yer alan bir haberde ise tesislerin yapımı sırasında en az 10 işçinin hayatını kaybettiği belirtilmiş, olaya tanık olan diğer işçilere sus payı verilerek, ölümlerin sistematik bir şekilde ört bas edildiği iddia edilmişti.

Ölümlerin çoğu resimlerde görülen 91 bin koltuklu Ulusay Stadyum'da olmuş.

Türkiye'ye hoş geldiniz!!!

Türkiye Futbol Federasyonu'nun Muğla ve çevresinde düzenlenen Ege Kupası'na katılmak için gelen 16 Yaş Altı Fransa Milli Takımı'nı taşıyan otobüs Marmaris'te şarampole devrilmiş. 6 kişinin yaralandığı kazada Olimpique Lionlu genç forvet oyuncusu Harry Novillo'nun ayağı kırılmış.

Sevinç Budur

26 Ocak 2008 Cumartesi

MY NAME IS EARL - HAKKINI HELAL ET

Televizyonda zap yaparken Samanyolu kanalında gördüğüm dizi reklamı karşısında koptum. Samanyolu, bildiğimiz MY NAME IS EARL dizisinin islami versiyonunu yayınlıyor. Buldukları isim de süper "HAKKINI HELAL ET" (Hapse düşen bir adamın tövbe edip eskiden yaptığı kirli işlerinden dolayı haklarına girdiği insanları bulup pişmanlığı ile hakkını helal ettirmek için onlara iyilik yapmasını anlatıyor. Her bölümde, geçmişte bir şekilde kötülük yaptığı ve hakkına girdiği insanlardan birini bulur, onlara iyilik etmeye çalışır ve haklarını helal ettirir, listesinden çıkarır.)
üstelik 14 bölümde yayınlanmış. Başrol oyuncusu Mürşit Bağ'ın Jason Lee'ye olan benzerliğide pes dedirtiyor.

Halkımıza böyle bir hizmet verdiği için Samanyolu TV ve dizinin yapımcısı Melih Sezgin'i tebrik etmek!!! istiyorum...

25 Ocak 2008 Cuma

Tümer, Larissa'da peki ya sözleri!!!

Evet beklenen oldu ve Tümer yurt dışında bir takıma (Yunanistan'ın Larissa kulübüne) transfer oldu. Tümer'in yurt dışında bir takıma gitme nedeni herkesin bildiği gibi Milli sporculara yönelik askerlik düzenlemesinin yapılmaması. Peki her yerde Vatansevirlik, Askerlik mevzuunda mangalda kül bırakmayan (Dağlıca baskınından 10 gün sonra düzenlenen Cumhurbaşkanlığı Resepsiyonu'nda "Beni Askere Alın" diyen) aynı Tümer değil miydi!

Bir insanın askere gitmek istememesini çok iyi anlıyorum fakat yiyemiyeceği bir boğ için bu kadar atıp tutmasını, insanlara şirin görünmek için propaganda yapmasını anlamıyorum. Gerçi bunu yapan Tümer... Ve Tümer gibi adam çok var yurdumda...

24 Ocak 2008 Perşembe

EURO 2008 Maçları Bu Statlarda

Ernst Happel Stadion (Viyana) - Kapasite: 50.000Avusturya-Hırvatistan
Avusturya-Polonya
Avusturya-Almanya
Çeyrek Final 2. Maçı (26.Maç) B Grubu 1.'si - A Grubu 2.'si
Çeyrek Final 4. Maçı (28.Maç) D Grubu 1.'si - C Grubu 1.'si
Yarı Final 2. Maçı (30.Maç) 27. Maç Galibi - 28. Maç Galibi
Final 29. Maç Galibi - 30. Maç Galibi

St. Jakob-Park (Basel) - Kapasite: 42.500İsviçre-Çek Cumhuriyeti
İsviçre-TÜRKİYE
İsviçre-Portekiz
Çeyrek Final 1. Maçı (25.Maç) A Grubu 1.'si - B Grubu 2.'si
Çeyrek Final 3. Maçı (27.Maç) C Grubu 1.'si - D Grubu 2.'si
Yarı Final 1. Maçı (29.Maç) 25. Maç Galibi - 26. Maç Galibi

Stade de Genève (Cenevre) - Kapasite: 30.000
Portekiz - Türkiye
Çek Cumhuriyeti - Portekiz
Türkiye - Çek Cumhuriyeti

Stade de Suisse Wankdorf (Bern) - Kapasite: 32.000
Hollanda - İtalya
Hollanda - Fransa
Hollanda - Romanya
Letzigrund Stadion (Zürih) - Kapasite: 30.000

Romanya-Fransa
İtalya-Romanya
Fransa-İtalya

Stadion Tivoli NEU (İnnsbruck) - Kapasite: 30.000İspanya - Rusya
İsveç - İspanya
Rusya - İsveç

Stadion Salzburg Wals-Siezenheim (Salzburg) - Kapasite: 30.000Yunanistan - İsveç
Yunanistan - Rusya
Yunanistan - İspanya

Wörthersee Stadion (Klagenfurt) - Kapasite: 30.000Almanya - Polonya
Hırvatistan - Almanya
Polonya - Hırvatistan

22 Ocak 2008 Salı

Paul McGrath (Gerçek Bir Efsane)

Yine sarhoş bir gemiymişim gibi dünyanın açıklarında fütursuzca yalpalıyordum. Onuncu Guiness şişesinden sonrasında tek hatırladığım, Bryan Robson’ın Moskova’dan bana getirme inceliğinde bulunduğu votka şişesini açmaya çalıştığım. Sonra sanki İrlanda Denizi’nin tamamı kadar alkolün içinde kayboluşum… O andan itibaren Alex Ferguson’un bana ettiği hakaretleri bile unutmuş, dizleri çürümüş iflah olmaz bir alkolik olduğumu kabul etmiştim. Yine yirmi yıl önceki kimsesizler yurdundaki ‘pis zenci’liği terfi etmiştim. Alex haklıydı, o benim iyiliğimi benden daha çok istiyordu. Ama ben futbol sahasının dışında bir hiçtim. Evsiz, barksız, köksüz, herkesin evlatlığı ‘pis zenci’ydim. İrlanda’da, Manchester’da benim dışımda herkes beni deli gibi seviyordu. Bense kendimden tiksiniyordum. Bu zayıf, güvensiz, gayrimeşru çocuğu artık yok etmeliydim. En azından alkol değil de ben yok etmeliydim kendimi. Gençken kendimi ırkçı pisliklerden korumak için aldığım bıçakla yapmalıydım. En azından kendimi bir başkasının yok etmesine izin vermemeliydim”

1989 yılının, o berbat gününde, o zamanların futbol sahalarının en asil kanı, bıçakla kesilen bileklerinden yere damlamaya başladı. Yanı başındaki küçük çocuğun ağlaması, bakıcı kadının çığlıklarına karıştı. O zamanki üç çocuğunun annesi Claire McGrath, eve geldiğinde efsanevi futbol yıldızını ambulansa taşıyorlardı. Claire, bileklerinden akan kanla kıpkırmızı olan eli tuttuğunda, yeşil sahaların devi olan kocası Paul McGrth, bir zamanlar olduğu gibi on yaşında gidecek yeri olmayan gayrimeşru evlatlık Paul Nwubilo’ya dönmüş, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu…

Bu Paul McGrath’ın ilk intihar denemesi değildi. Ama daha önce olduğu gibi birkaç sırdaşı dışında kimsenin haberi olmadı. Tam bir hafta sonra iflah olmaz bir alkolik olduğu gerekçesiyle Manchester United patronu Alex Ferguson7un, Aston Villa’ya sadece dört yüz elli bin Pounda sattığı Paul McGrath, kestiği bileklerini sarıp yeni takımı ile Everton karşısında sahada olacaktı. Maça orta sananın ortasında başlayan McGrath, sanki hiçbir şey olmamış gibi mükemmel bir performans sergileyecek ve Aston Villa’nın Everton’ı 6-2’lik tarihi bir hezimete uğrattığı karşılaşmada, sahanın tartışmasız en iyi oyuncusu olacaktı. O maçtan sonra Aston Villa formasıyla üst üste oynadığı yirmi dört maçta da takımının en büyük yıldızıydı. Sezon sonunda Aston Villa taraftarları tarafından açık ara yılın futbolcusu seçildiğinde, o geceden sonra iki kez daha kendisini öldürmeye çalışmış ama neyse ki yine başaramamıştı.

1994’te oynadığımız her maçta hep takımın en büyük yıldızıydı. Ben Avrupa’nın üç büyük liginde yıllarca top koşturmuş birisi olarak hayatımda hiçbir futbolcunun, takım arkadaşları, tarafından bu kadar sevildiğine şahit olmadım. Onu sevmeyen tek kişi vardı, o da McGrath’ın ta kendisiydi”

Gerçekten de bu kadar büyük bir sevginin altında ezilmemek imkânsızdı. 1990 Dünya kupası’nda İrlanda çeyrek finale kadar çıkıp tarihinin en büyük başarısını yaşadığında, dünyada tüm silahların yüz akı olan Nelson Mandela da artık özgür bir insan olmasının ötesinde özgürlüğün Sembolü olarak İrlanda’yı ziyaret edecekti. Mandela ve İrlanda takımını taşıyan uçaklar, kaderin son derce anlamlı bir cilvesiyle aynı anda havalimanına inmişti. Milyonlarca insan, havalimanının çevresini devasa bayraklar ve çiçeklerle sarmış, kahramanların yüzlerini göstermesini bekliyordu. Güvenlik nedeniyle ilk önce Mandela, kendisini bekleyen insanlara elini uzattığında, aynı anda milyonlarca İrlandalı avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı: “Oh, ah, Paul McGrath’ın babası! Ülkene hoş geldin McGrath’ın güzel babası!”

McGrath’ın hiç babası olmamıştı. Uzun zaman yaşadığı evlerdeki en yaşlı erkeği babası olarak bellemiş, yetimhanede altını ıslattığı için dayak yediğinde aslında insanoğlunun hayat boyu babasız olduğunu herkesten çok daha iyi anlamıştı. Biyolojik babası 1959’da İrlanda’ya staj yapmaya gelen Nijeryalı bir tıp öğrencisiydi. Beyaz İrlandalı annesi ile büyür aşk yaşamışlar, ama Paul doğduğunda baba çoktan öz evladını reddedip Nijerya’ya kaçmıştı bile. O zamanlar kürtajın en büyük günah sayıldığı İrlanda’da beyaz bir annenin siyah bir çocuğu olması demek, yaşayan bir ölü olması demekti. 1960 Ocak’ında Paul McGrath, iki aylıkken etrafa gülücükler dağıtıyordu. İrlanda’dan Londra’ya giden ilk gemiye bindiklerinde anne adeta kan ağlıyordu. Londra Rüyası, küçük Paul’un binlerce güneşten daha parlak gülümsemesine karıştığında annenin göz yaşları diniyor ama geldikleri gemiyle “kaçak işçi” olarak damgalanıp Dublin’e geri yollandıklarında o gözyaşları McGrath’ın kaderinde asla dinmeyecek bir fırtınaya dönüşecekti.

Artık iki annesi vardı, birisi öz annesi, diğeri de dünya tatlısı Mrs Donnely… Hatta bir de kendisine ilk futbol topunu hediye edecek abisi Denis! Mahalledeki diğer çocuklar, küçük siyah kardeşe, ten rengi yüzünden hararet ettiklerinde Denis hepsini dövecek, topunu patlattıklarında ona hemen yenisi alacaktı. Hepimizin çocukluğu kadar güzeldi o günler… Ama hepimizin çocukluğu gibi uzun sürmeyecekti. Bir gün, öz anne beş yaşındaki Paul’u “Gezmeye gidiyoruz” diye evden çıkarmış, yetimhane isimli duvarları milyonlarca buzdan daha soğuk çirkin binaya bırakmıştı. Artık Denis yoktu, futbol topu hiç yoktu! Sabahtan akşama kadar ezbere İncil ve futbol sahalarında bile eşi olmayan bir şiddet!

Bir süre sonra, şiddete şiddetle karşılık verdiğinde, hep kendisinin zararlı çıktığını anlamıştı. Ama böyle böyle, yaşıtlarından çok daha fazla olgunlaşmış, hatta çocuk yaşta yaşlanmıştı. Tam da o günlerde bir gün yine yetimhaneden kaçıp, çok özlediği futbol topuna sarılmıştı. Yerel Pearse Rovers takımının menajeri Heffernan, önce bu çocuğun kim olduğunu soruşturdu. Sonra yetimhane müdürü Croxon’dan çocuğu takımda oynatmak için istedi. Croxon, İncil’e göre futbolun günah olduğunu ileri sürerek en başta izin vermedi ama sonra Heffernan, çocuğun tüm konaklama, yeme içme masraflarını kulübün üstleneceğini söylediğinde, bir anda İncil’e göre futbol sevap sayıldı!

Heffernan, ilk maçının şöyle anlatıyor: “Dün gibi hatırlıyorum. Ben ona orta sahanın solunda görev vermiştim ama o her yerde oynadı! Mevkiler hakkında en ufak bir fikri yoktu, top neredeyse Paul oradaydı. Daha sonra da Manchester’da, Villa’da, Derby’de, Sheffield’da İrlanda’da top neredeyse o hep orada olmaya devam etti.” Heffernan, Paul’ün bir yandan futbol oynarken diğer yandan da okula gitmesini istiyordu. Ama Paul, ileride Ferguson ile kapışmalarında da olacağı gibi yetimhane müdürleri gibi yaşlı adamların kendisine bağırıp çağırmasına bir daha izin vermemek için okulu boşladı. Yıllar sonra biyografisinde de o günler için şöyle yazacaktı: “Ben sadace futbol oynarken mutluydum O zamanlar da sadece futbol oynamak istiyordum. Benim için antrenman günün yirmi dört saatiydi. Sonraları da sadece futbol oynarken mutlu oldum. Belki de normal bir insanın yürümesine bile engel olacak ağır diz sakatlıklarına rağmen bu oyunu bu kadar çok sevdiğim için 39 yaşına kadar oynamaya devam ettim. Futbol oynamadığımda bir hiçtim, şimdi de emekli bir futbolcu olarak koca bir hiçim!”
Pearse’ta gösterdiği performans ona çok kısa bir sürede daha profesyonel bir takım olan Dalkey United’ın kapılarını açtı. Artık bir yandan futbol oynaması için ona hatırı sayılır bir para ödüyorlar diğer yandan da kendisinin her şeyiyle ilgileniyorlardı. Teknik direktör Frank Mullen yıllardır aradığı babası olmuş ona ekstradan bir iş bile bulmuştu. Dalkey formasının giyerken, bir yandan da metal işçisi olarak çalışıyordu. Sabah akşam taşıdığı o ağır metaller sayesinde zaten muhteşem olan fiziği bir süre sonra onu yeşil sahaların Muhammed ali’sine dönüştürecekti. Artık kimse ona siyah teninden dolayı hakaret edmiyordu. Efsanevi İrlandalı Rock grubu Thin Lizzy’nin siyahi dahisi Phill Lynott’un başarıları, tüm bir irlanda’nın zihniyetini değiştirmişti. Başta IRA ve Sinn Feinn olmak üzre Ada’nın kuzeyindeki İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadele edenlerin fikirlerini toplumda daha da fazla kabul gördükçe, siyahlara İrlanda’nın ayrılmaz bir parçasına dönüşemeye başlayacaktı.

Tam da bu süreçte McGrath, İrlanda’nın yetiştirdiği en büyük futbol dehalarından birine dönüştü. 1981’de İrlanda’nın Galatasaray’ı St. Patrick’e transfer olduğunda, artık tüm bir İrlanda Adası ona tapıyordu. Orta sahanın ortasında, savunmada her nerede oynarsa oynasın hep takımının belkemiğ, her şeyiydi. Sonunda Manchester United’ın ısrarlarına dayanamayıp, tekliflerini kabul ettiğinde 1982 yılıydı: “Ben Dalkey’den bile ayrılmak istememiştim çünkü hayatımda ilk defa bir ailem, bir babam ve kardeşlerim vardı. St. Patrik’e korka korka gittim ama orada bir anda tüm İrlanda ailem oluverdi. O yüzden uzun süre Manchester’ın tekliflerini reddettim. Ama sonunda Moran, Whiteside, Stapleton gibi efsanevi İrlandalı yıldızların oynadığı bu efsanevi takımın teklifini kabul ettim, ne de olsa artık sadece futbol oynayacak, saatlerce metal taşımak zorunda kalmayacaktım. Ne de olsa o zamanlar daha Alex Ferguson yoktu!”
Paul McGrath, 1982-1989 yılları arasında formasını giydiği Manchester United’da başlı başına bir futbol fenomenine dönüşecekti. O zamanlar daha Cantona yoktu ve sonraları Fransız yıldızla özdeşleşecek ve Dublin Havalimanı’nda milyonların Mandela’yı kutsamak için yapacakları “Oh ah McGrath!” tezahüratı bizzat Paul için yazılacaktı. 1985 Federasyon Kupası Finali’nde Manchester United, Everton ile karşılaştığında, Paul McGrath’ın savunma tandemindeki partneri İrlandalı Kevin Moran FA Cup tarihinin oyundan atılan ilk futbolcusu olmuş, McGrath o zamanların en iyi santraforu Sharp-Gray ikilisi karşısında yapayalnız kalmıştı. Ama o yalnızlığa hepimizden çok alışıktı. Sadece Moran için oynadı çünkü Moran olmasa o da o gün sahada olmazdı. Daha önceleri rugby’ci olan Moran, sonradan futbolcu olmuş, McGrath’ın Manchester’a alınmasında büyük bir rol oynamıştı. Uzatmalarda McGrath’ın diğer en yakın arkadaşı Whiteside’ın golüyle Manchester yıllar sonra kupada şampiyon olurken McGrath maçın adamı seçilmekle kalmamış, kupa töreni esnasında bile Wembley “Oh ah McGrath” diye inim inim inlemişti.

McGrath, Manchester United’lılar için saha içindeki cennetti! Saha dışında ise McGrath’ın hayatı eşsiz bir cehennemdi. Çocukluğunda başlayıp her geçen gün büyüyen cehennem hisinden kurtulmanın en kestirme yolu ise yirmi yaşındayken Dalkey ile gittiği Almanya deplasmanında tanıştığı alkoldü. En iyi arkadaşları olan o zamanın en büyük yıldızları Whiteside, Robson, Moran da aynı cehennemden muzdariptiler. Bu Manchester mahşerinin dört kafadarı yeşil sahalarda nasıl oynuyorlarsa, maçlar bitince de öyle içmeye başlıyorlardı. O zamanlar Ferguson’dan önceki teknik direktör Ron Atkinson için bu dörtlü sahada aynı mükemmellikte oynamaya devam ettiği sürece alkolik olmalarının hiçbir önemi yoktu. Hatta zaman zaman önemli maçlardan öcne bizzat Atkinson’ın kendisi “muhteşem dörtlü” ile içmeye gidiyor, az zamanda çok içerek sızmalarını tetikleyerek eve erken dönmelerini sağlıyordu!

Ama özlenen istikrar bir türlü gelmeyince Atkinson kovulacak ve yerine kendisinin tam tersi olan Ferguson gelecekti. Aslında McGrath’ın da itiraf ettiği gibi İskoç teknik adam kendisini kazanmak için çok uğraştı. Her pazartesi sabahı başta McGrath olmak üzere “muhteşem dörtlü” Ferguson’un odasındaydılar. Her seferinde söz veriyorlar ama hemen ilk antrenmandan sonra soluğu en yakın pubda alıyorlardı. Ferguson uzun süre peşlerine ajanlar taktı. İçtikleri her şişe için maaşlarından kesinti bile yaptı. Ama olmadı. McGrath bileklerini kestiğinde bile Ferguson kesin kararlıydı, önce kendisine jübile yapıp yüz bin Pound tazminat ödenmesini önerdi. Ama McGrath sadece futbol oynarken mutluydu ve teklifi reddedip bilekleri kesti. Aynı günlerde Napoli, Maradona’nın baskısıyla McGrath’ı transfer etmeye çalışacaktı. Dizinden sekizinci ameliyatını geçirdikten sonra kestiği bileklerini sarıp sahaya Aston Villa forması ile çıktğı ilk sezon, Aston Villa ligi ikinci sırada tamamlarken, Ferguson7un Manchester’ı ligi on alcusu altıncı sırada bitirip zar zor kümede kalmayı başarıyordu. Aston Villalı McGrath 1989-1986 yılları arasında her sezon taraftarlar tarafından açık ara yılın futbolcu seçilecek, “Tanrı” adıyla anılacaktı. 1993’te ligi yine ikinci bitirdiklerinde otuz dört yaşında Ada’nın en iyi futbolcusu seçildiğinde uzun yıllar sonra bu onura layık görülen ilk savunma oyuncusu oldu. 1994’te Lig Kupası Finali’nde Ferguson’un Manchester’ını devirdiklerinde, Ferguson, McGrath’ı takımda tutmak için her yolu denediğini bir kez daha yineledi: “Ona ya Manchester ya da alkol demiştim. O bana Manchester’ı çok sevdiğini ama alkolü bırakamayacağını söylemişti. Bügün, sahanın en iyi otuz beşlik siyah inciydi. Keşke alkolü bırakıp bizle kalmayı seçseydi.” Ama alkolü asla bırakamadı. İrlanda ile Türkiye’ye maça geldiklerinde kendisini Sulukule’den toparlamak zorunda kaldılar, rakının methini çok duymuş ama bira gibi sandığı için karşısında oynamak zorunda kalan forvetlerin haline düşmüştü! Bu betimlemeyi bizzat alkollü McGrath tarafından marke edilen Shearer yapmıştı: “İnanamıyordum ama gerçekti. Paul, o gün körkütük sarhoştu ama bana adım bile attırmamıştı. Bir pozisyonda aut çizgisini geçip topla dışarı çıkmıştım ama Paul hâlâ beni marke etmeye devam ediyordur”
1994 Dünya Kupası’nda gruptaki ilk maçta İrlanda, Baggo’nun altın çağındak İtalya’yı 1-0 devirip tüm dünyayı şaşkına çevirirken, maçın yıldızı ne Baggo ne de Roy Keane’di McGrath’ın ta kendisiydi, Maçın sonlarına doğru yaşanan bir pozisyon, McGrat’ın futbolculuk kariyerinin en güzel özetidir: Baggio topu tam ağlara yollayacakken otuş beşlik siyah inci, bir anda ayağını koyar, havalanan top altıpasta Signori’nin önüne düştüğünde usta golcüsünün volesini yere yatarak kafası ile karşılar. Top yine Baggio’ya geldiğinde tüm stat gol olduğuna adları gbi emindir ama bir anda ellir ve ayakları yerde olan McGrath topun ününe dikilerek yüzüyle topu karşılar. Ayağa kalktığında İtalyanlar dahil olmak üzere herkes efsaneyi ayakta alkışlamaktadır. Halbuki bu maçtan çok kısa bir süre önce evde içki bulamayınca çamaşır suyu içmiş ama yine futbol tanrıları ilmesine izin vermemiştir. Kamp yaptıkları otel odasına gelen fatura saha dışındaki hayatının özetidir: bir telefon konuşması, dört Budwesier, bir telefon konuşması daha, dört Budwesier, telefon, stokta kalmayan Budweiser,’ın yerine dört Guiness… Jacky Charlton, iki dizinden yirmi iki kez ameliyat olmuş, sol omzunu hissetmeyen futbol tanrısının içki içmemesi için kapıya diktiği fizyoterapist ve Cascarino da körkütük sarhoşlardır…
2002 Dünya Kupası’nda Paul McGrath’ın BBC yorumcusu olarak Japonya’ya taşıyan uçaktan üzerinde adının yazdığı bir valiz inmiş, McGrath ise kayıplara karışmıştı. Sonradan Dublin’de bir otelde alkol komasında bulundu. Tüm şişeler bitmiş ama Paul McGrath yine bitirmemişti. McGrath hariç, herkes onu o kadar çok seviyordu ki o kadar alkol ve intihar denemesine karşın asla ölmeyecek, Roberto Baggio’nun ayağına uzattığı kafada dünyanın sonuna kadar yaşayacaktı.

Ali Asaf Sarıca (Top Yuvarlaktır)

21 Ocak 2008 Pazartesi

Avrupa'nın en iyileri

UEFA'nın internet sitesinde düzenlenen anketle Avrupa'nın en iyi 11'i belirlenmiş. 3.500 kişinin oy kullandığı ankette yer alan oyuncular, Iker Casillas (Real Madrid), Daniel Alves (Sevilla), Alessandro Nesta (Milan), John Terry (Chelsea), Eric Abidal (Barcelona), Cristiano Ronaldo (M. United), Steven Gerrard (Liverpool), Kaka (Milan), Seedorf (Milan), Zlatan Ibrahimovic (Inter), Didier Drogba (Chelsea) olurken, teknik direktörlük koltuğuna da Sir Alex Ferguson oturmuş.

18 Ocak 2008 Cuma

19 Ocak'ta, Saat Üçte, Aynı Yerde...

Dostumuz, canımız, hakikat anlatıcımız,
sevgili Hrant'ımızdan ayrılalı
tam bir yıl oldu.
Koca bir yıl Hrant'ın gidişiyle
hayatımızdan eksilen renklerin
yasını tutmakla geçti.
Bizler bu ülkenin yurttaşları olarak,
güvercin tedirginliğinde,
gerçek failleri bulunmamış suikastlarla
birarada yaşamaya alışmak istemiyoruz.
Bu akıl almaz cinayetten
nefret üretmeyen
onurlu kalabalıklar olarak,
bebeklerden katil yaratan karanlığa
ışık düşürmek için,
ülkemizin aydınlık geleceğine
sahip çıkmak için,
büyük acımızın yükünü
birlikte taşımak için,
adalet için, barış için,
kardeşlik için,
Hrant Dink davasının
mağdurları ve takipçileri olarak
19 Ocak Cumartesi günü
yeniden buluşuyoruz.
Din, dil, ırk, cinsiyet,
siyasi görüş farkı gözetmeden,
halkların kardeşliğine inanan
tüm yurttaşlar yanyana geliyoruz.
Hrant İçin, Adalet İçin,
19 Ocak'ta,
Saat Üçte,
Aynı Yerde...

HRANT'IN ARKADAŞLARI

16 Ocak 2008 Çarşamba

Gönlünde Barça, yanında Eto'o

Chelsea'dan sezon sonu ayrımak istediğini söyleyen Didier Drogba, Barcelona'da Samuel Eto'o ile birlikte oynamak istiyormuş. Barcelonalı yetkililer Drogba'nın bu çağrısını nasıl değerlendirir bilmiyorum ama umarım Eto'o ile Drogba'yı yanyana izlemek güzel olurdu.

Newcastle'da II. Kevin Keegan dönemi

Emre Belözoğlu'nun forma giydiği Newcastle United, geçtiğimiz hafta görevine son verdiği Sam Allardyce'nin yerine Kevin Keegan'ı getirmiş. 1992-1997 yılları arasında da Newcastle United'i çalıştıran Keegan, İngiltere Milli Takımı, Manchester City ve Fulham'da da teknik direktörlük yapmıştı. 1982-1984 yılları arasında Newcastle forma giymiş olan Keegan iki kez Avrupa'da Yılın Oyuncusu ödülünü almış, Liverpool'la da sayısız kupa kazanmıştı.

Teknik Direktörlük kariyeri

1992-1997 Newcastle United
1998-1999 Fulham
1999-2000 İngiltere Milli Takımı
2001-2005 Manchester City

Futbolculuk kariyeri


1968-1985 arası Milli Takım'da 63 maçta 21 gol.
1968-1971 arası Scunthorpe United'da 124 maçta ,18 gol.
1971-1977 arası Liverpool'da 230 maçta, 68 gol.
1977-1980 arası Hamburger'da 90 maçta, 32 gol.
1980-1982 arası Southampton'da 68 maçta, 37 gol.
1982-1984 arası Newcastle United'da 78 maçta, 48 gol.
1985 Blacktown City Demons'da 2 maçta 1 gol.

Tuncay'ın yanına Afonso Alves


Tuncay Şanlı'nın takımı Middlesbrough, ara transfer döneminin en çok konuşulan oyuncularından Heerenvenn'in Brezilyalı golcüsü Afonso Alves ile anlaşmış. Bakalım Alves, Mido'nun sakatlığından sonra ileride tek kalan Tuncay ile nasıl bir ikili oluşturacak.

Anelka'dan sonra Ivanovic

Chelsea, ara transfer dönemindeki ikinci transferini yaptı. Geçen hafta 20 milyon euroya Anelka'yı transfer eden Chelsea, şimdi de Lokomotiv Moskova'nın 23 yaşındaki Sırp defans oyuncusu Branislav Ivanovic'i kadrosuna kattı. Ivanovic, attığı 3,5 yıllık imza karşılığında 12 milyon euro alacak.
Chelsea'nın hedefindeki 3. ismin ise Vasco da Gama'da oynayan Alex Teixeira Santos olduğu söyleniyor. Adı daha önce Manchester United'lada anılan genç yıldız için Chelsea Vasco da Gama'ya 4 milyon euroluk teklif sunmuş.

Ocak Ayı FIFA Dünya Sıralaması

Aralık ayının ikinci yarısı da dahil olmak üzere, 40 maç esas alındığı sıralamanın ilk 50 takımı şöyle;
Bir sonraki sıralamanın 13 Şubat'ta açıklanacak.

14 Ocak 2008 Pazartesi

Şerit Metreli Futbol Topu!

Zihni Sinir muhteşem icatlarında futbolu es geçmemiş. Tartışmalara konu olan baraj mesafesi sorununa "Şerit Metreli Futbol Topu" ile çözüm bulmuş.

A.E.K. (Devrimci Tribünler-4)

Sarı-Siyah renklerdeki takım 1924 yılında kurulmuştur. Açılımı Athlitiki Enosis Konstantinoupoleos - Athletic Union Constantinople - Türkçesiyle İstanbul Atletik Birliği'dir. Okunuşu herkesin söylediği gibi "a-e-ka" değil "aek"tir.

Kulübün en önemli taraftar örgütleri "Original 21" ve "Gate 21"'di.

Livorno ve Marsilya ile kardeş kulüplerdir.

Acıyı bal eyledik ya!

İFTAR mevzuunun arkasındakileri anlamayanlar için Yıldırım Türker gayet açıklayıcı ve güzel bir yazı yazmış.

Acıyı bal eyledik ya!

Barışacaklarımız listesinde sıra Alevilere geldi. Şimdi Alevilerle barışıyoruz.

Biz kimiz?

Tabii yüzde 99'u Sünni ilan edilmiş halkımızın inanç dünyasının doğal temsilcileri.
AKP milletvekillerinin acıklı 'Muharrem iftarı' ile gündem ayağa kaldırılırken bir yandan da siyasetin sol tarafının seyyal kanadından transfer Kültür Bakanımızın Madımak Oteli'nin geleceği üstüne sıkıştırılmasına tanık oluyoruz.

Hükümetin bu seferki iyi niyet müsameresi olan 'Muharrem iftarı'nın yaratıcılarının başında AKP'nin Alevileri halletmeden sorumlu milletvekili Reha Çamuroğlu geliyor, doğal olarak.
Bu konuda söylenecek her şeyi, resmi yüzdelere gelmeyenlerin milletvekili Ufuk Uras mükemmel özetlemiş: "'AKP'nin Alevi sorununda duyarlılık göstermek olarak sunulan Muharrem iftarı organizasyonu bir iyi niyet açılımı değildir. Alevi kurumlarını tanımayan, onları muhatap almayan, evrensel laiklik standartlarında bir düzenlemeye gitmeyen, halkın farklı öğelerinin eşit hak ve özgürlüklerle kendini ifade etme haklarını güvenceye almayan bir yaklaşımla daha karşı karşıyayız. Hükümetin kendine güdümlü kurum ve kişiler aracılığıyla gerçekleştirmekte olduğu bu girişim, Türkiye'nin tek tipleştirme ve farklı olanı asimile etme şeklindeki egemen siyaset geleneğinin Sünni İslamcı zihniyetle derinleştirilmesidir." Uras, Muharrem iftarının "Alevi asimilasyon politikasının hayata geçirilmesinin ilk adımını oluşturduğunu" ekliyor ve bunu "Devletten maaş alan ve onun istekleri doğrultusunda Alevi toplumunun kontrolünü sağlamaya çalışacak, Hızır Paşa misyonlu dedeler yaratılmasının izleyeceği"ni kayda geçiriyor.

Aleviler de bu gülünç müsamerede tembih ve terbiye edilmiş azınlık rolüne hevesli olmadıklarını gösterdiler çok şükür.

Kürt sorununu ordusunun gücü ve İslamın bütünleştiriciliği idealine havale ettiği açık seçik anlaşılan AKP, gerçekten Sünni bir kül olarak tasarımlayabileceğine inanıyor bu milleti.
Hükümetin iyi niyetinin nişanesi olarak Madımak Oteli hakkındaki gelişmelere bakmakta yarar var. Reha Çamuroğlu, Madımak Oteli'nin müze yapılmasına şiddetle karşı çıkıyordu. Söylediklerinin hafifliği karşısında Alevilikten geçtim, nasıl bir inancın kollarında bu hale geldiğini merak ediyorum doğrusu: "Acılarımızı hatırlamaya niçin bu kadar meraklıyız, anlamıyorum" diyesiymiş Alevi aydın solcu romancı milletvekilimiz.

Geçmiş bitmiş, değil mi? Unut gitsin.

Ertuğrul Günay, otelin altında bir kebapçı dükkânı bulunmasını 'tiksindirici' bulduğunu beyan ettiğinden bu yana, kendisinden bu konuda olumlu bir atılım bekleyeyazdık.

Umut dünyasının naylonuyla peluşuyla bizi ilk utandırışı değildi elbet. Günay, o melun binanın bir müzeye dönüştürülmesinin mümkün görünmediğini belirtti son olarak, boynu bükük bir ifadeyle. Çünkü valiliğin kararına bağlıymış o binanın akıbeti. Kentsel düzenleme meseleleri anlayacağınız. Bina, müze olmasının gerektireceği koşullara sahip değilmiş. Elinden bir şey gelmezmiş.

Bakan'ın da, hükümetin de, koskoca devletin de gücü yetmiyormuş o batasıca Madımak Oteli'ni bir ibret müzesine dönüştürmeye. Üzgünler, ama böyle. Mevzuat böyle. Yani, teamül. Yani, münferit!

Belki Atatürk Nutuk'ta tembih etti. Belki bir hadisle yasaklandı.

Madımak ile bunak nine

Türkiye, Sivas Katliamı ile inanılmaz büyüklükte bir çatlağın patlamasına tanık olmuş, tarihinin en acılı milatlarından birini yaşamıştır. Artık hatırlamamıza gerek olmadığı iddia edilen katliam davasının gidişatına bir daha bakalım.

Olaylarla ilgili olarak 124 sanık hakkında dava açıldı. Sekiz yıl süren hukuk mücadelesinden sonra dava 2001'de sonuçlandı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin onadığı karar uyarınca, 'Cumhuriyete karşı örgütlü kalkışma' girişiminde bulunan sanıklardan 33'ü TCY'nin 146/1. maddesine göre idam cezası aldı. Bu müebbet ağırlaştırılmış hapse çevrildi, geri kalan sanıklar da değişik cezalara çarptırıldı. Ancak 13 yılda içeride kalan sanık sayısı beraat ve tahliyelerle 33'e düştü. 8 sanık ise Yargıtay'ın 1997'deki bozma kararından bu yana firarda.
...haklarında tutuklama kararı bulunan sanıklardan, başta Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak olmak üzere sekiz kişinin Almanya ve Suudi Arabistan'a sığındıkları öğrenildi. Davada kilit isim Cafer Erçakmak hiç yakalanamadı. Sivas katliamı sanığı Muhammed Nuh Kılıç'ın yıllardır Almanya'da Mannheim'da eşi adına açtığı dönerci dükkânını işlettiği ortaya çıktı. Katliamcı vahşilerin cezalandırılmalarının ağrılı bir süreç olduğu, yargının da bu konuda biraz hevessiz davrandığını düşünmüyor musunuz?

Bir sonraki hükümetin Adalet Bakanı, gelmiş geçmiş en ürkütücü Adalet Bakanlarından Şevket Kazan, sanıkların avukatlığını üstlenmekle kalmamış, bakanlığı sırasında da onları hapishanede ziyaret etmişti. Ama o kadarla kalsa, Şevket beyin, öncesinde ve sonrasında hiçbir siyaside rastlamadığımız gözükaralığına verir, işin içinden çıkardık. Oysa, o vahşetin hemen ertesinde muktedirlerin ve kanaat liderlerinin hatırı sayılır bir bölümü, açıkça, imayla ya da sadece kaş kaldırarak suçluyu bulmuş işaret ediyordu: Aziz Nesin. Sözgelimi marifetleri yanına kâr kalmış emekli darbeci ressam Kenan Evren, elbette hiç çekinmeden Sivas katliamını ile ilgili fikirlerini dile getiriyordu: Gereksiz bir konuşma sonunda çıkan olay, solcularla dinciler arasındaki çekişmeye dönüşüyor. Bunu önlemek lazım. İnsan dinsiz olabilir. Ama bunu ilan etmenin gereği yok."

Ey muktedir Sünniler; halkınıza verdiğiniz sözü tutamadınız. İnsanlığa karşı işlenen suçlara ortak oldunuz. Şemdinli utancı karşısında sus pus olup geri bastığınız için Hrantımız öldürülebildi. Onun asıl katillerine de yanaşamadınız.

Rakibinizmiş gibi gösterdiğinizin Apoletleri ardına saklandığınız için çocuk kanıyla yapılmış portreler karşısında dökülüyor hamasi gözyaşları.

Halkınıza verdiğiniz sözü tutamadığınız için büyük şehirlerde Kürt olmak cehennem azabına dönüştü. Gaz patlasa kapılara pencerelere asılıveriyor Türk bayrakları. Tedirginliğin solgunluğu varoş yüzlerinde. Yakalarına sarı hilalin gölgesi düşmüş bile. Şemdinli'nin mağdur halkını "Tanıklığı kabul edilmez" ilan ettiğiniz için Kürt çocukları havaya uçuruluyor, dershane kapılarında.

Sözünüzü tutmadınız. Sivas katliamı avukatlarının koynundan çıkmışlığınızı unutmaya hazırdık. Ama siz, o katliamın konusu edilsin istemiyorsunuz. Herhalde kimilerinin milli hassasiyeti gibi sizin de Sünni hassasiyetinizi incitiyor.

Sivas'ın vahşet görüntülerini silmeye çalışanlar gözü dönmüş bir Sünni politikası yapmıyorsa, şunu iyice bir bellemeli: Makul görünen soğukkanlı ve son derece üstten bir dille Alevilerin sorunlarına eğildiğinizde, barış için elinizi uzatır gibi yaparken karşılığında ondan gördüğü zulmü sineye çekmesini, unutmasını, hesabını sormamasını, izin sürmemesini, yaşadığı benzersiz ıstıraptan bir ders çıkarılması talebinde bile bulunamamasını istiyorsunuz.

AKP girişimcileri herkesi; Alevileri, Kürtleri, söz geçiremediği küçük misyoner-rahip katilleri ve onların dokunulmaz ağabeyleriyle birlikte bütün inanç dünyasını aynı yelpaze altında toplayıp bütün sorunları çözeceğini zannediyor. ABD'nin BOPstiline uygun olarak. Madem bu masalın sonuna yaklaştık, kurdun karnındayız, size Bekir Berat Özipek'in 'Anlayış' dergisinde tam da bu derdimizi paylaşmak amacıyla anlattığı bir halk hikâyesini onun tatlı sözleriyle aktararak bitireyim: "Eski zamanlarda sessiz ve sakin insanların yaşadığı bir köy varmış. Ama bir gün birileri, köyün kırmızı ibikli, kırmızı başlı güzel horozunu öldürmüş. Olayı duyanlar, 'Yazık oldu, sevimli bir horozdu' demişler, ama çok da aldırmamışlar. Sadece köyün yaşlı ninesinin tepkisi çok farklı olmuş. Feryat figan 'Kırmızı başlı horozun katilini bulun' diye herkese seslenmiş. Ama 'Ne çok gürültü yaptı bir horoz için!' demişler.

Kısa bir süre sonra da köydeki kınalı kuzuyu öldürmüşler. Köylü ona olayı anlatıp ne yapmak gerektiğini sorunca 'Kırmızı başlı horozun katilini bulun' demiş. 'Nine bunadı herhalde' demişler, 'ölen bir kuzu'. Sonra sarı öküz katledilmiş. Köylü yine nineye fikrini sormuş; o yine 'Kırmızı başlı horozun katilin bulun' demiş. Sonra doru tay öldürülmüş, köylüler öfkeyle 'Artık bu kadarı da fazla!' demişler ve doru tayı öldüreni bulmaya çalışmışlar. Ancak onlar doru taydan bahsederken daha büyük bir felaket yaşanmış ve köyün bir delikanlısı öldürülmüş. Onu da başka cinayetler izlemiş. İnsanlar öldürülürken her seferinde nine, 'Kırmızı başlı horozun katilini bulun' diyormuş."

Radikal: Yıldırım Türker

12 Ocak 2008 Cumartesi

Salvador Dali sergisi geliyor...

Sabancı Müzesi, 2008 Sonbaharında büyük bir Salvador Dali sergisi düzenleyecekmiş.

11 Ocak 2008 Cuma

ST. PAULI

Hiç eskimeyen bir düşün peşinden yürüyenlerin takımı

10 Ocak 2008 Perşembe

Seyircili Langırt!

Gol attıktan sonra seyircilere tezahürat yaptırarak, karşı takıma psikolojik baskı imkanı veren Zihni Sinir'in hoş icatlarından biri.

Endüstriyel Futbol öldürüyor!

Son yıllarda endüstriyel futbolun bitmek bilmeyen kazanma hırsı ve galibiyet hastalığı karşısında insan fizyolojisi durma noktasına geldi. Özel fizik geliştirme çabaları, yorucu antremanlar ve sıklaşan maç trafiğine vücutları dayanamayan futbolcu ölümlerinin artması bunun yansıması...

Yeni yıla girmeden Phill O'Donnell'ında kaybı, artık bu gidişata bir dur denmesinin gerektiğini gösteriyor. 2003,te Kamerunlu Foe'nin canlı yayında hayata veda etmesiyle insanların dikaktini çeken bu durumun artarak devam etmesi, bu yıl içerisinde de endüstiriyel futbolun “yeni iş” kazalarına sahne olacağını gösteriyor. Benficalı Miklos Feher (2004), Sao Caetano'lu Serginho (2004), Uniao Leiria'lı Hugo Cunha (2005), Elazığsporlu Gökmen Yıldıran (2006), Al Ahli oyuncusu Muhammed Abdül Vahap (2006), İngiltere Konferans Ligi takımı Hinckley United'lı Matt Gadsby (2006), Endülüs'ün genç yeteneği Antonio Puerta (2007) ve son olarak eski Celtic'li Motherwell kaptanı Phil O'Donnell (2007)...

Bu liste uzayıp giderken, futbol örgütlerinin bu konuda çaresiz kalmalarını izliyoruz. Burada ilk akla gelen sporcu ve taraftar eğlencesi mi önemli? Yoksa marka başarısı mı? ForzaLivorno forumunda bu konu üzerine bir tartışmalar sürüyor. -->>

Adnan Yücel

Aşksız ve paramparçaydı yaşam
bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

MARSİLYA (Devrimci Tribünler-3)

Anti Faşist 2 grubu bulunan Marsilya'nın taraftarlarının internet siteleri incelenmeye değer