12 Eylül 2011 Pazartesi

12 Eylül'ün Bilançosu




Türkiye’de 31 yıl önce silahlı kuvvetler, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren komutasında yönetime el koydu. Meclis’in Cumhurbaşkanı seçememesi ve ülkenin içinde bulunduğu kaos ortamı neden gösterilerek yapılan askeri darbe sonrası siyasi partiler kapatılarak birçok politikacı cezaevine gönderildi. 12 Eylül döneminde, 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi ise fişlendi.
Darbeyle birlikte açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 bin kişi için idam cezası istendi, 517 kişiye idam cezası verildi, 50 kişi asılarak idam edildi, 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı. Uzun yıllar devam eden davaların önemli bölümünde sonuç alınamadı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi, 30 bin kişi de “sakıncalı” olduğu için işten atıldı. Toplam 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarılırken, darbe sonrası 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirirdi. Bunlardan 144 kişi kuşkulu biçimde ölü bulunurken 14 kişi açlık grevinde öldü, 16 kişi “kaçarken” vuruldu, 95 kişi “çatışmada” öldü, 73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi, 43 kişinin de “intihar ettiği” bildirildi.
Kültür-sanat ve eğitim alanında, 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı, 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu, 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesinin son verildi.
47 hâkimin de işine son verilen darbe sonrasında gazetecilere toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girerken, 300 gazeteci saldırıya uğradı. Gazetecilerden üçü suikast sonucu öldürüldü. Gazeteler toplam 300 gün yayın yapamadı.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Rene Schnitzler'e şike cezası

Almanya'daki bahis skandalı kapsamında ifade veren St. Pauli'nin eski oyuncusu Rene Schnitzler, bahis mafyasından 100 bin avro aldığını itiraf etti. Rene Schnitzler, şike itirafı sonrası 2 buçuk yıl men cezası aldı. Schnitzler, bu süre boyunca futbolla ilgili hiçbir faaliyette bulunamayacak. Rene Schnitzler, St Pauli'de forması giydiğe 2008'de Almanya 2. Ligi'ndeki Hansa Rostock, Augsburg, MSV Duisburg ve 2 kez Mainz maçların sonucunu belirlemek için para aldığını itiraf ettikten sonra cezalandırıldı.

Almanya Futbol Federasyonu'nun açıklamasına göre 26 yaşındaki eski profesyonel futbolcu, Hollandalı bir bahisçi ile buluşup, St Pauli'nin 5 maçında şike yapma konusunu görüştüğünü kabul etti. Schnitzler, bu maçlardan dördünde rakip takımın kazanmasına çalışmak şartıyla kendisine ödeme yapıldığı itirafında bulundu.

Schnitzler'in parayı almasına rağmen bu maçlarda şike yapmadığını iddia ettiği ifade edilen haberde, Schnitzler'in bu karşılaşmaların üçünde forma giymemiş ve sadece bir maçta 90 dakika boyunca oynamış olduğu kaydedildi.

Almanya Futbol Federasyonu, Schnitzler'e, 2 buçuk yıl boyunca futbolla ilgili her türlü faaliyetten men cezası verdi. Schnitzler'in soruşturma sürecinde yetkililer ile işbirliği yapması, daha fazla ceza almasını engelledi.

Sürekli bahis oynadığını da ifade eden Schnitzler, 18 yaşından bu yana bahis oynamadığı tek bir günün bile geçmediğini, bir çok oyuncunun da bahis oynadığını söyledi.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Can Yücel'in Murat Belge İçin Yazdığı Şiir



Taraf Gazetesi'nden Yıldıray Oğur, Sırrı Ağabeyin, Murat Belge'nin röportajı üstüne yazdığı yazıya görev bilinci ile kendince! cevap yetiştirmeye kalkışmış. Bu atışmalar bir süre daha gider gibi ama Can Baba bu mevzuyu aslında yıllar önce yazdığı şiir ile noklamış.

İşte Can Yücel'in Murat Belge için yazdığı şiir;



Dönmeyenler

öyle keyifli yazıyorum ki
bu adamlar hem üniversitede var
hem gastede yazar
hem de bozarlar
asaf savaş sakat
ve belgeli murat
bu murat belgeli murat
çok ingilizce bilir
ama hel'sinkiyle güvey girer
bu özel üniversite randevucuları
aydın doğan solcuları
dünyaya birşey öğreteceklerini
sanırlar
ekonomi ekonomi diye
kendilerini unuttukları gibi
bizleri de unuturlar
bu adamların listesi
asaf savaş sakat
belgeli murat
ekonomist mete tuncer
turker alkan, fisun özbilgen
başlangıç celal
laçiner'i sayıyorum
adları lazım degil esasında
kendileri lazımlık

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Kaybedilmiş bir seçmen olarak Murat Belge ve Çevresinin Çevresi

Sırrı Ağabey bugün yine içimdekilere tercüman olmuş.

Murat Belge'nin Ezgi Başaran ile yaptığı röportaj üzerine bugün Radikal'de yayınlanan aşağıdaki yazıyı yamış. Önce Röportajı okumak isterseniz Buraya Tıklayın...

Kaybedilmiş bir seçmen olarak Murat Belge ve Çevresinin Çevresi

Önceki gün, Ezgi Başaran’ın Radikal’de Murat Belge ile yaptığı röportajı yayınlandı.

Belge o röportajda bütün geçmişine rağmen AKP’ye oy verecek bir kafada olduğunu ama seçim sabahı uyanınca oy veremeyeceğini hissettiğini aktarmış.

Başaran’ın başka alternatif yok muydu sorusunu cevaplarken “Yetmez ama eveçiler ölen adamların ölümünden sorumludur” diyen Sırrı’ya arkadaşım olduğu halde oy verecek halim kalmamıştı diyerek de büyük bir özensizlik sergilemiş.

Röportajı okuduğumda, arkadaş olduğumuz halde beni arayıp bir yol sormamış olmasını es geçerek ben kendisini aradım. Böyle bir cümleyi hiçbir yerde yazmadığımı, söylemediğimi ve ima etmediğimi belirterek, bunu nereden duyduğunu ya da nerede gördüğünü sordum. Belge bunu hatırlayamadı. Bir tahmini vardı ama onu açıklamak bana düşmez. Gerek görürse kendisi açıklar.

Burada bana yapılan özensizliği bir yana bırakabiliriz. Çok daha vahim şeyler var ki onlar üzerinde biraz durmakta fayda var:

Belge, Referanslarını Marx’a dayandıran, Marksist, hatta komünist olduğunu iddia eden bir ağabeyimiz. O halde onunla başlayabiliriz.

Karl Marx, 18. Brumaire adlı yapıtında siyasal analiz literatürüne temel bir katkı yapar. Ona göre, siyasetin dış formuna tekabül eden kuru gürültüye barak anlamlı analiz yapılamaz; esas olarak trendi belirleyen toplumsal içeriğe bakılması ve bunun tarihsel bir perspektifle yapılması gerekir.

Marx böyle diyor ama başta Belge olmak üzere birçok entelektüel, tipik bir ‘sömürge aydını’ refleksiyle gelişmeleri yorumlamakta.

Vaktinde erişilemeyen şeyler için Elazığlıların söylediği bir deyim vardır, şöyledir: “Balık demiş ki ben öldükten sonra yemişim derin gölleri.” Bu entelektüellerin yaşça kâmil olanlarına tasallut olan ruh hali tam da böyle bir bezginlik içeriyor. Bu bezginlikleriyle yaşasalar sorun olmayacak. Son tahlilde kendilerini ve yakın çevrelerini ilgilendirecek bir sorun gözüyle bakılabilir. Gelin görün ki bizlerin de buna inanmamızı ve hatta desteklememizi bekliyorlar. İş burada çatallaşıyor. Söz söylemek yerine, soru sormanın zamanıdır.

Metin Lokumcu’yu ya da çevresini, olmadı çevreninin çevresini Ergenekoncu ilan etmek nasıl bir komünistliktir?

En temel masuniyet ve adilanelik kurallarını yok saymak bahsinde iktidardan daha istekli davranma hırsını hangi temel öğretiyle açıklarsınız.

Sizin ve vaktinde övmekten bitab düştüğünüz Fatsa deneyinin günümüzdeki versiyonu sayılabilecek HES direnişleri konusunda fazlaca heyecanlanmak ne menem bir günahtır? Yerelden bir siyasetle merkezi marketingleri hırpalanmanın neresi kötü?

“İktidar da aynen benim gibi düşünüyor, bu işte bir sıkıntı olmalı, en azından sınıfsal olarak” demez mi insan?

Pijama ile yapılabilecek kadar rahat, dağınık ve konforlu bir siyaseti Türklere hak görürken, Kürtlerin niçin önünü iliklemesi gerekmektedir.

İliklemezlerse bütün bu bombalar, gazlar, mermiler reva mıdır?

Aynı bombaların Sivas anmalarında da cömertçe kullanılması, bir muhafazakâr babanın ‘devlet tedbiri’ midir, değilse nedir?

Mesela bu yüzden olsun, bir kerecik onları suçlayamaz mısınız?

Orta yerde Devrimci Metin Lokumcu’nun katledilmiş bedeni var.

Parasız eğitim istediği için ceza evlerinde çürütülen gençler var.

4 benden fazlası sivil siyaset alanlarındaki faaliyetlerinden dolayı tutuklanmış ve önünü iliklemeyi reddeden Kürtler var.

Kendinize komünist deme cömertliğini gösterirken bunlara ‘en azından insan’ demekteki cimriliğinizi nasıl açıklayacağız?

Siz ‘hangi dağın yelisiniz’ ki insanların onurları ve hayatları üzerinde bu kadar keyfi, bezgin, sarhoş kelamları ediyorsunuz?

Murat Ağabey,

Bir sabah uyanıp Ak Parti’den ümidi kesmişsiniz, kesmeyin! Onlar sizden çok ümitliler, çünkü… Bir tek ‘sivilcilik’ bahsiyle ‘boykot’un politik olarak benzerliğinden hazzetmiyorlar o kadar. Vaktiyle ilk sizden işittiğimiz söylemeyiz, olur biter.

St. Pauli: Başka bir dünya

St. Pauli: Başka bir dünya

Küme düşmüş bir takımın son maçında stat festival alanına dönüşüyor, çoluk-çocuk herkes eğleniyor, takımdan ayrılacak teknik adam ve oyunculara teşekkür plaketleri veriliyor, üstelik o son maçta 8-1 gibi bir hezimete uğrayan takım ayakta alkışlanıyorsa, orada bir durmak gerekiyor. Bir başka dünyadan, St. Pauli'den söz ediyoruz. Ve bu anlattığımız "başka dünya"nın kodlarını çözebilmek için kulübün ikinci başkanı Dr. Bernd-Georg Spies'le konuşuyoruz.

Yazı-Röportaj: Nihat Özten

Bir takım düşünün, küme düşmesi kesinleştikten sonra evinde sezonun son maçına çıkıyor, lâkin takımın küme düşmüş olması taraftarları pek de etkilemiş gibi görünmüyor. Taraftarlar maç öncesi stat etrafında rakip takımın taraftarlarıyla kol kola eğleniyor, çocuklar kendileri için kurulan oyun alanında iki takımın da formalarını giymiş halde oynuyor. En ateşli taraftar grubu, hazırladıkları, "Hangi ligde oynadığın fark etmez, her zaman yanındayız" yazılı pankarttaki son rötuşları yapıyor. Maçın başlamasına yarım saat kala her maçta olduğu gibi tribünler tıklım tıklım dolu ve müthiş bir şenlik havası ortama hâkim.

Stadın ortasında tüm takım, teknik heyet ve yöneticiler, sezon sonunda takımdan ayrılacak kiralık oyuncular ve başka bir takımla sözleşme imzalayan teknik direktör için veda töreni düzenliyor. Kulüp başkanı yaptıkları hizmetlerden ötürü, taraftarların coşkulu tezahüratları eşliğinde ufak hediyelerle teşekkürlerini sunuyor. Bu ufak organizasyondan sonra artık maçın başlaması için her şey hazır. Ve hakemin başlama düdüğüyle birlikte taraftarlar da küme düşmüş takımlarını ateşlemek için müthiş bir desteğe başlıyor. Ama takım, hazırlanan bu olağanüstü atmosfere rağmen maça hiç iyi başlamıyor ve sezon boyunca oynadığı en kötü futbolu sergileyerek ilk yarının sonunda soyunma odasına 2-0 mağlup gidiyor. İkinci yarıdan umudunu kesmeyen taraftarların takıma desteklerinde hiç bir azalma yok. Ancak ikinci yarı ilk yarıdan da beter. Peş peşe yenilen üç golle durum 5-0 oluyor. Sonrasında atılan bir gol skoru 5-1 yapıyor ve sanki takım galibiyeti getiren golü atmış gibi tribünlerden sevinç çığlıkları yükseliyor. Bir anlık bu sevinç anının tadını sonuna kadar çıkartmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Tabii bu sevinç de fazla sürmüyor. Yenilen üç gol daha; skor 8-1. Skorboard tarihin en ağır yenilgilerinden birisini gösteriyor ancak tribünlerde tek bir kişi bile yerini terk etmeden, takımdan ayrılacak teknik direktörü uğurlamak için bekliyor. Alkışlarla iki takım oyuncularını da soyunma odasına gönderen taraftarlar, teknik direktörü yanlarına çağırıyor. Tek tek tüm tribünleri dolaşan teknik direktör, gösterilen bu vefa dolu sevgiyi gözyaşları içinde selamlıyor. Rakip takım taraftarları da bu organizasyonun içinde ve onlar da teknik direktörü ayakta alkışlayanlara katılıyor.

Ülkemizde ve dünyanın çoğu yerinde yaşanması mucize gibi olan bu olay, Almanya'da tam da anlatıldığı gibi gerçekleşti. St. Pauli yönetimi ve taraftarları, teknik direktörleri Holger Stanislawski'yi takımdan böyle uğurladı. Bir taraftar grubu nasıl bu kadar eğlenceli, içten, kibirden uzak ve vefakâr olabilir? Takımları küme düşse de... Tarihi bir yenilgi almış olsa da bu kadar eğlenebilir? Bunu anlayabilmek için biraz geriye gidip kulübün ve taraftarların yapısını incelemek lâzım.

Direnişin çocukları

St. Pauli kulübü, Hamburg'un en yoksul semtlerinden biri olan St. Pauli'de yoksullar ve liman işçileri tarafından 1910 yılında kuruldu. 1980'lere kadar diğerlerinden pek de farkı bulunmayan bir kulüp olan St. Pauli, işgal evleri (Hafenstrasse) direnişiyle değişime uğramaya başladı ve dünyanın en sıra dışı takımı kimliğine büründü. Devletle mücadele eden otonom gruplar aynı zamanda kulübün maçlarına giderek burada da 90 dakika boyunca kendilerini farklı şekillerde ifade ederdi. Gün geçtikçe taraftarlarının sömürüye, ırkçılığa ve cinsel ayrımcılığa karşı yaptığı eylemlerle şöhreti artan St. Pauli'nin maçları da 1980'lerin başında oynadıkları ortalama 1500 seyirciden, 20 bin civarına çıktı. Dünyanın her yerinde sempatizanları sürekli artan St. Pauli'nin bu kadar büyümesini anlayabilmek için, yönetimin, oyuncuların ve taraftarların ortaya koydukları eylemleri özetlemek sanırım yeterli olacaktır.

İşgal evlerindeki direnişin başaktörlerinden, takımın eski ve unutulmaz kalecisi Volker Ippig, St. Pauli'de oynadığı seksenli yılların sonunda iç savaşın hüküm sürdüğü Nikaragua'ya gider ve burada bir yıl kalır. Nikaragua'da bir hastane yaptıran Ipping, döndükten sonra tekrar kaleye geçer ve altı yıl boyunca takımın kalesini korur. Bugün Hamburg Limanı'nda işçi olarak çalışan Ippig, takımda anarşist havanın yayılmasına en önemli katkıyı yapan kimliklerden biri olur.

Guevera'dan Marley'ye

Her maçına AC/DC metal müzik grubunun Hells Bells (Cehennemin Çanları) parçası eşliğinde çıkan ve tribünlerinde Che Guevara, Bob Marley gibi sembol isimlerin resimlerinin yer aldığı bayrakların sallandığı St. Pauli'nin, 2007 yılına kadar endüstriyel futbolu temsil ettiğini düşündüğü elektronik skorboarda direnmesi, özgünlüklerinin önemli bir göstergesi.

Organizasyonunda taraftarlarının da yer aldığı uluslararası turnuvalar düzenleyen St. Pauli, bu turnuvalarda da yaratıcı ve muhalif kimliğini ortaya çıkarıyor. Neredeyse her yıl düzenlenen Irkçılık Karşıtı Turnuva'ya yakın ilişki halinde oldukları Celtic, Sampdoria, Genoa ve Athletic Bilbao gibi takımlar katılıyor. 2006 yılında FIFA üyesi olmayan KKTC, Zanzibar, Tibet, Cebelitarık ve Grönland gibi ülkelerin katıldığı "FIFI Dünya Kupası"na millî takım sıfatıyla ev sahipliği yaptılar. Küba Millî Takımı'yla oynadığı hazırlık maçları meşhur olan St. Pauli, sezon öncesi hazırlık kamplarını da genellikle Küba'da yapıyor.

St. Pauli'nin ırkçılık karşıtı tavırları dünyaya örnek olacak yaratılıcılıkta. Şampiyonlar Ligi'nde Bayern Münih'in Beşiktaş'ı konuk ettiği maçta Bayernli seyirciler, Türkleri aşağılamak için Almanya'nın ucuz marketlerinden biri olan ALDI'nın poşetlerini maç boyunca Türk taraftarların olduğunu bölüme doğru sallamışlardı. St. Pauli taraftarlarıysa bu olaya kendi sahalarındaki ilk maça ALDI poşetleriyle gelerek gösterdi. Maç boyunca ALDI poşetlerini sallayan St. Pauliler, "Hepimiz ALDI'dan alışveriş yapıyoruz" diyerek bu olayı protesto etmişti. 1993'te Türkleri hedef alan ve beş kişinin öldüğü Solingen Katliamı'ndan sonra ise St. Pauli futbolcuları sahaya, "Faşistleri defedin, biz hepimiz kardeşiz" pankartıyla çıkmıştı. Evinde oynadığı her maça mülteci kamplarında yaşayan insanları getiren St. Pauli, 1993 yılında, "Sağa karşı olun" sloganıyla başlattığı kampanyayla Bundesliga'daki tüm futbolcuların, "Benim dostum bir yabancı" yazılı tişörtlerle sahaya çıkmasını sağlamıştı.

St. Pauli'nin en önemli rakibi ise Neo-Nazilerin tribünlerinde etkin olduğu Hansa Rostock. Bu sezon düştükleri 1. Lig'de tekrar karşı karşıya gelecekleri rakipleriyle oynayacakları maçlar şimdiden merakla bekleniyor. St. Pauli taraftarların gittikleri bir Hansa Rostock deplasmanında saldırıya uğramasıyla başlayan sürtüşme, önceki yıl oynanan karşılaşmalarda doruğa ulaştı. Bu karşılaşmalardan birine, rakibini 2-0 yenen St. Pauli'nin ikinci golünü atan Deniz Naki damgasını vurdu. Naki'nin attığı gol sonrası Hansa Rostock'lu Neo-Nazilerin ağırlıklı olduğu tribüne yaptığı boğaz kesme hareketi, Almanya Futbol Federasyonu tarafından üç maçla cezalandırılmıştı. St. Pauli taraftarları yine yaratıcılıklarını kullanarak, Deniz Naki'ye desteklerini, cezalı olarak oynamadığı her maçı tribünde onun maskesiyle izleyerek göstermişti. Şu an kadroda bulunan Deniz Naki dışında, önceki yıllarda bu kulüpte oynamış Deniz Barış, Uğur İnceman, Ömer Erdoğan, Ömer Şişmanoğlu ve Tunay Torun gibi Türk oyuncular da vardı. Bu oyunculardan konuşma fırsatı bulduğumuz Ömer Şişmanoğlu, Tunay Torun ve Uğur İnceman da St. Pauli'ye olan hayranlıklarını her fırsatta dile getiriyor. Vefakâr bir yapıya sahip olan St. Pauli camiası yıllar önce kendilerini Bundesliga'ya taşıyan golü de atmış olan Deniz Barış'ın eşinin ölümünden sonra maça siyah pazubantla çıkmış ve saygı duruşunda bulunmuştu.

Bir önemli detay da taraftar gruplarıyla ilgili. "Ultra Sankt Pauli" taraftarının özellikle maç öncesi ve sonrası gittikleri "Jolly Roger" adında bir barları var. Burayı Ultralardan on üç kişilik bir konsey işletiyor ve elde edilen gelir kimsenin cebine girmiyor. Kazandıklarını pankartlar, etkinlikler ve diğer tribün organizasyonları için kullanılıyorlar.

Müzesinde hiçbir önemli kupa bulunmayan, otuz bin kişilik bu semt takımının nasıl yönetildiğini anlamak için 2007 yılından beri kulüpte yönetici olarak görev yapan ikinci başkanlardan Dr. Bernd-Georg Spies ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Spies'la yaptığımız bu sohbet umarız bu farklı ve rengârenk kulübü anlamanız ve tanımanız için fayda sağlar.

Ne zamandan beri St. Pauli taraftarısınız? Yönetici olarak görev almaya başlamanızın hikâyesini kısaca anlatır mısınız?

Aslen Köln doğumluyum. Ancak 23 sene önce geldiğim Hamburg'da izlediğim ilk St. Pauli maçından beri kalbim burası için atıyor. Bir süre İngiltere'de yaşadıktan sonra döndüğüm Hamburg'da önceki başkan Coorny Littman yönetime girmemi teklif etti. Hizmet etmekten mutluluk duyacağım, taraftarı olduğum kulüpten böyle bir teklif gelince pek fazla düşünmedim. Seçimlerde 15 bin kadar üye tarafından kulübe hizmet etmekle görevlendirildim.

St. Pauli'nin temel ilkeleri

St Pauli'nin dünyanın her yerinde taraftara sahip olmasının nedenlerinin en başında politika ve futbolun başarılı bir şekilde harmanlanması geliyor. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nedir?

St. Pauli bir liman semti. Dolayısıyla deniz emekçilerinin yoğun olarak yaşadığı, eğlence yerlerinin ve genelevlerin ezelden beri bulunduğu bir bölge. St. Pauli'nin nasıl politikleştiğini anlamak için ise 80'lere gitmek gerek. Emekçilerin yoğun olarak bulunduğu bu bölgeye 80'lerde öğrenciler de taşınmaya başladı. O dönemde devlet çok çelişkili projeler yürütüyordu ve işgal evleri diye bahsedilen -bugün hâlâ bulunan- o evler için, öğrenciler ve emekçiler birlikte mücadele etti. Bu mücadele içerisinde St. Pauli kulübü de aktif olarak yer aldı. O zamana kadar Almanya'da futbolla politika pek bağdaşlaştırılmazdı. Ancak o süreçten sonra sergilediği duruş ve verdiği mesajlarla St. Pauli politik bir kulüp oldu. Sembolümüz olan kurukafa da o süreçte yer alan taraftarlarımızın yarattığı bir semboldür. İşgal evleri sürecinde temeli atılan politikleşmiş St. Pauli taraftarları, temel değerlerini de oluşturdu. Irkçılığa karşı net bir tavır, cinsel ayrımcılığa karşı tavizsiz duruş, başka düşünce ve davranışlara karşı önyargısızca saygı gibi temel insani değerler, taraftarların şekillendirmesiyle St. Pauli'nin temel ilkeleri oldu.

O süreçten sonra günümüze kadar sürekli artan bir ilgi ve sempatiyle destekleniyorsunuz. Ancak bunca ilgi ve sempatiye rağmen bir türlü Bundesliga'da kalıcı olamıyorsunuz. Bu durumun sebepleri ve çaresi sizce nedir?

"Gelir kaynaklarımız daha fazla olsaydı bu kadar çok inip çıkmazdık" diyerek sorunuza cevap vermiş olsaydım, konuyu çok basite indirgemiş olurdum. Ama bizim için zaten asıl önemli olan politik olarak doğru yolda olmak. Bunu yaparken oynadığımız ligin çok önemi yok. Değerlerine her şeyden fazla önem veren bir kulübüz. Ama artık değerlerimizi korurken Bundesliga'da da kalıcı olmak istiyoruz. Bu sezon belki düştük ama daha güçlü olarak geri döneceğiz. Hırslıyız ve sportif olarak da başarılı olmak için çalışıyoruz.

Kulübün tarihine baktığımızda mali yapısının da inişli çıkışlı olduğunu görüyoruz. Bu nedenle 1979'da Federasyon tarafından üçüncü kademe Oberliga'ya düşürüldünüz. 2000 yılında eski başkan Heinz Weisener'e olan 20 milyon marklık borç yüzünden iflâsın eşiğine gelindi. Şu anki durum nedir? Daha sağlam bir ekonomik altyapı sağlandı mı veya sağlanması için neler yapılıyor?

Evet, dediğiniz gibi kulübün mali yapısı inişli-çıkışlıydı ama son yıllarda bu durumu düzeltmek için önemli adımlar atıldı. Eski başkanımız Corny Littmann'ın bu konudaki düşünceleri ileriye dönüktü ve iyi çalışmalar yaptı. Şu anki yönetim uzun süredir birlikte çalışan insanlardan oluşuyor. Bu da bizi sağlam bir yapı oturtmak için daha şanslı kılıyor. En önemli kaynaklarımızdan biri stadyum gelirleri. Öncelikle stadımız Millerntor'u büyütmemiz gerekiyor ve bunun için çalışıyoruz. Pahalı oyuncular alıp günü kurtaracak işler yapmaktansa önce temel yapıtaşlarına yatırım yapmamız gerekiyor. Bunu yaparken sportif olarak da başarılı olmak için çalışıyoruz. İki işi bir arada götürmek için tüm enerjimizi harcıyoruz.

Bazı taraftarların tepki gösterdiği Upsolut şirketiyle yapılan bir anlaşma var. 2034 yılına kadar sürecek bu anlaşma bildiğimiz kadarıyla ticari hakların kullanımını içeriyor. Bu anlaşmanın içeriğini biraz açıklar mısınız?

Öncelikle iki şeyi ayırmamız gerekiyor. Bizim ilk önemli anlaşmamız UFA Sport'la. UFA Sport bizim pazarlama şirketimiz ve Millentor'daki localar, VIP bölümü, içerideki reklam tabelaları gibi reklamlarla ilgili şeyleri onlar yapıyor. Bizim gelirlerimiz arasında UFA Sport'un çalışmaları önemli. Bunun yanı sıra söylediğiniz gibi Upsolut'la yaptığımız anlaşmaysa kulübün logolu ürünlerini tasarlamak ve piyasaya sürmek. Yaptığımız anlaşma eski ve uzun yılları kapsayan bir anlaşma. Bu anlaşma da önemli bir gelir kalemimiz. Ekonomik olarak ayakta durabilmek için ilkelerimizden taviz vermeden bu anlaşmaları yapmamız gerekiyor.

Pazarlama ve satış alanında Bayern Münih ve Dortmund'dan sonra Almanya'nın en büyük üçüncü kulübü olması, kulübün var olan imajıyla doğru orantılı mı, ters orantılı mı?

Bu durumda bir ters orantı olduğunu düşünmüyorum. St. Pauli markası futboldan ayrıldı ve böyle yürüyor. Açıkçası bu pek de bizim kontrolümüzde değil. St. Pauli futboldan ziyade bir yaşam tarzı oldu. Almanya'nın hatta dünyanın her yerinde St. Pauli ürünlerini taşıyan insanları görebilirsiniz. Bu insanların büyük bir çoğunluğu belki Millentor'u hiç ziyaret bile etmemiştir ama kulübün ve taraftarların politik duruşunu, yaşam tarzını sevdikleri, beğendikleri ve destekledikleri için sempati duyuyorlar. Tabii bu duruş bazı şeyleri de beraberinde getiriyor. Örneğin Neo-Nazi sempatizanlarının yoğun olarak bulunduğu Rostock, Chemnitz gibi eski Doğu Almanya şehirlerinde St. Pauli ürünlerini giymek tehlikeli olabiliyor.

Para için taviz vermeyiz

Sponsorluk ve diğer gelir kalemlerinin kulübe girişinde ne gibi standartlar gözetiyorsunuz? Yani bir petrol, otomotiv, ırkçı-kirli endüstriden reklam alma konusunda kriterler nelerdir?

Bu konuyla ilgili iki sene önce üyelerimizle birlikte bir kongre düzenledik. Bu tarz bir kongre aslında futbol kulüplerinin pek yaptığı bir şey değildi. Kongrede sponsorlarla ilgili kriterlerin olduğu bir tüzük hazırlandı. Tüzüğe göre örneğin atom enerjisi sektöründe, tütün işinde yer alan bir firma bize sponspor olamaz. Alkol futbolda eksik olmayan ve futbolla iç içe geçmiş bir şey olmasına rağmen yaptığımız anlaşmalarda belirli kriterlerimiz var. Örneğin, isim vermek istemediğim bir sponsorumuz kendi işçileriyle sendikal sorunlar yaşıyordu. İşçilere karşı tutumlarını onaylamadığımız bu sponsorumuzla sözleşmemizi iptal ettik. Politik duruşumuz gereği sponsorlar konusunda seçici olmak zorundayız. Sırf para gelsin diye kulübün değerlerinden taviz veremeyiz.

St. Pauli gibi takımların naklen yayın ve reklam geliri sınırlı oluyor. Dünyanın her yerinde taraftarı olduğundan dolayı kulübün ana gelir kaynağı ürün satışları mıdır? Ürün ve bilet fiyatlarını neye göre belirliyorsunuz?

İlkelerimize uygun olan sponsor gelirleri dışında, gelir kalemlerimizi temel olarak üçe ayırabiliriz. Televizyon gelirleri, bilet gelirleri ve ürün gelirleri. Biletlerden başlayacak olursak; bu konudaki duruşumuz çok nettir. VIP ve loca biletlerini yüksek fiyatlardan satarız ki, diğer yerlerin bilet fiyatlarını mümkün olan en alt düzeyde tutabilelim. Tabii fiyatlar belirlenirken hangi ligde oynadığınız da önemli. Televizyon gelirleri zaten bellidir. Ürün fiyatlarında da belli standartlarımız var. Ancak biz politik duruşumuzdan dolayı bazı büyük gelir kaynaklarına hiç bulaşmıyoruz. Son yıllarda oldukça popüler olan stat isminin önüne sponsor alma olayı bizim için kesinlikle gerçekleşmeyecek bir şey. Millentor isminin önüne herhangi bir sponsor adının gelmesi mümkün değil. Bu konuyla ilgili büyük bir firma bize teklif verdi ancak bu teklifi değerlendirmedik bile. Bulunduğumuz şehrin diğer takımı Hamburg, son 5 yılda stadının önündeki sponsor ismini üç kez değiştirdi. Bu durum onların taraftarlarını bile çok sinirlendiriyor. Bizde böyle bir şey kesinlikle olmaz.

İngiltere'de örneği olduğu gibi kulübe Amerikalı veya Rus sermaye sahipleri talip olsa tavrınız nasıl olur?

St. Pauli'nin şimdiye kadarki duruşu, böyle bir sorunun cevabının olumlu olmayacağının göstergesidir. Bu tarz bir durumun bizim için gerçekleşmesi düşünülemez. Ayrıca şöyle de bir durum var; Almanya'da herhangi bir firma ya da kişi, kulüplere sponsor olur, reklam verir ve kulübün hisselerini alabilir. Ancak aldıkları hisse %49'u geçemez. Bu nedenle şirketler için zaten kulüp hisseleri almak pek cazip değildir. Bu yüzden Almanya'daki hiçbir kulübün çok parası olmayacak. Örnek olarak hep İngiltere ve İtalya gösterilir. Ama şöyle bir bakarsak, Bundesliga dünyanın en değerli ve en çok izlenen liglerinden birisi. Demek ki bu tarz büyük para kaynakları olmadan da kulübün ve ligin kalitesini artırmak mümkün. Biz St. Pauli olarak uygulanan bu %49'luk sistemin en büyük destekçilerinden biriyiz ve böyle kalması için elimizden geleni yapacağız.

St. Pauli'nin dünyanın her yerinde sempati kazanmasının en önemli nedenlerinden biri taraftar profilinin endüstriyel futbol karşıtı tavrı. Kulüp olarak da böyle bir duruşunuz olduğunu söyleyebilir misiniz? St. Pauli günümüz endüstriyel futbolunun neresinde?

Daha önce de söylediğim gibi St. Pauli politik görüşleri net olan bir kulüp. Ancak bu demek değildir ki biz ekonomik planları olmayan, parasız pulsuz bir kulübüz. Röportaj içerisinde pazarlama stratejilerimizden örnekler verdik. Elbette ki ekonomik olarak ayakta kalmak için bazı anlaşmalar yapıyoruz. Bu şekliyle bakarsanız endüstriyel futbolun içinde bir şekilde yer alıyoruz. Bizi ayıran özellik ise sırf para kazanmak uğruna ilkelerimizden vazgeçmemek. Biraz da yaşam felsefemiz, politik düşüncelerimiz ve alternatif duruşumuzla para kazanıyoruz. Almanya'da ve dünyada belli kitlelerin farklı politik düşünceleri var; bizim duruşumuzu destekleyen insanlar da ürünlerimizi alarak bize destek oluyor. Biz hem futbol olarak, hem de politik duruş olarak güçlü bir kulüp olmak istiyoruz. Bizim takımda da futbolcular oynuyor ve doğal olarak para kazanmak istiyor. Dolayısıyla futbolun içinde yer alabilmemiz için para kazanmamız ve futbol ekonomisinin içinde ilkeli bir şekilde yer almamız gerekiyor.

Stadın bir bölümünü kreş yaptık

Altyapı yatırımlarınız mevcut mu? Bölgenin gelişimine katkıda bulunuyor musunuz?

Kulübümüzün bulunduğu bölge yani St. Pauli, Almanya'nın en fakir semtlerden birisi. Bizim de sosyal bir konseptimiz var. Bu sebeple bölgenin gelişimi için projeler hazırlayıp hayata geçirmek için çalışmalar yapıyoruz. Örneğin bulunduğumuz bölgede bir kreş sorunu var. Biz de bu sorunun bir nebze olsun giderilmesi için stadımızın bir bölümünü kreş olarak hizmete açtık. Bildiğim kadarıyla bu durumun dünyada da pek bir örneği bulunmuyor. Gençlere çok önem veren bir yapıya sahibiz. Gençlerin futbol oynayabilmesi için değişik projeler üretiyoruz. Hayata geçirdiğimiz projelerle iyi oyuncuların yetişmesini sağlamaya çalışıyoruz. Burada yetişen oyuncular ileride bize hem ekonomik hem de futbol kalitesi olarak katkı verecek. Kulübün yapısına uygun oyuncular için yüksek bonservis bedeli ödemek istemiyoruz. Bu amaca yönelik Avusturya'da da bir yatılı okulumuz var. Gençlerimiz orada hem yatılı kalıyor hem de futbol eğitimi alıyor. Bir başka projemiz de eski oyuncularımızdan birinin de içinde bulunduğu Viva Con Agua. Bu proje özellikle üçüncü dünya ülkelerindeki insanlara temiz su tüketme haklarını sağlamak için. Bu kampanya dâhilinde de elimizden gelen desteği vermeye çalışıyoruz.

Yurtiçi ve yurtdışında yüzlerce taraftar derneğinizin olduğunu biliyoruz. Bunları sadece taraftar derneği olarak mı yoksa bambaşka bir projenin parçası olarak mı görüyorsunuz?

Bildiğim kadarıyla dünyanın değişik yerlerinde 350 kadar taraftar derneğimiz var. Ancak bu dernekleri biz yönlendirmiyoruz. Tamamen bizim dışımızda, otonom olarak gelişen bir olay. Ancak bu taraftar gruplarının bağlı olduğu bir ana kurum var. Fanlarımız birbirleriyle irtibatı burası üzerinden sağlıyor. Bu dernekler birbirleriyle bağlantı halinde geziler düzenleme, kendileri arasında kulüp üyeliği geliştirme, deplasmanlarda oynayacağımız maçlar için bilet organizasyonu yapma gibi etkinlikler düzenliyor.

Almanya'da ve diğer ülkelerde kendinize en yakın bulduğunuz, organik, inorganik veya gönül bağı olan kulüpler var mı?

Tabii ki dünyanın değişik bölgelerinde gönül bağımızın olduğu kulüpler var. Bunlara örnek olarak, Celtic, Sampdoria, Genoa, Athletic Bilbao, NAC Breda ve FC Winterthur gibi takımları sayabilirim.

Peki Livorno?

Livorno'yu ve takımın sembol ismi Lucarelli'yi politik duruşundan dolayı çok iyi tanıyorum. Ama kulüp bazında ilişkimiz pek sıkı değil.

Kulüpte oynayacak oyuncu seçiminde yetenekleri dışında dikkat ettiğiniz özellikler var mı?

Bizim en önem verdiğimiz şeylerin başında, oyuncunun iyi bir karaktere sahip olması gelir. Politik düşüncelerine pek ağırlık vermiyoruz ama her sezon başında oyuncularımız için bir St. Pauli turu düzenliyoruz. Onlara St. Pauli'yi tanıtıyoruz ki nerede bulunduklarını bilsinler ve ayakları yere bassın. Bu turu her oyuncumuz için zorunlu tutuyoruz. Ayrıca taraftarlarla oyuncular arasında bağın oluşması ve oyuncuların bizi kimlerin desteklediğini anlaması için fan kulüplerle birlikte etkinlikler düzenliyoruz.

Belki biraz uç bir örnek olacak ama Lazio'daki Nazi selamı ile büyük tepki toplayan Di Canio ve ona benzer özelliklere sahip oyuncular bu kulüpte oynayabilir mi?

O tarz oyuncuların stadın yanından geçmesi bile düşünülemez.

Kulübün var olan duruşu nedeniyle maddi ve manevi olarak destekleyen bir çok ünlü olduğu biliniyor. Kimdir bunlar?

Evet gerçekten sanatçılar arasında çok destekçimiz var. Bunlar daha çok Almanya'da tanınmış gruplar. İlk aklıma gelenler; Die Ärzte müzik grubu, boksör Vladimir ve Vitali Klitschko kardeşler, Tatort dizisinin oyuncusu Axel Prahl.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Biz belli bir politik düşünceye sahip bir kulübüz ve düşüncelerimiz davranışlarımızın garantisidir. Mesela Millentor'da futbolculara küfür edilmesi, aşağılayıcı tezahüratlar yapılması imkânsızdır. Dünya genelinde stada gelen taraftar yoğunluğu içinde en fazla kadın seyirciye sahip kulübüz. Kendini bize yakın hisseden Türkiyeli taraftarlarımızın olduğunu bilmek, onlarla bir şekilde ilişki halinde olmak bizim için büyük zevk.

20 Ocak 2011 Perşembe

Tüm sporseverler Taksim'e, AKP'yi ıslıklamaya!

Spor Emek-Sen, tüm sporseverleri 22 Ocak Cumartesi günü saat 14:00'da Beyoğlu İstiklal Caddesi'ne buluşarak AKP'yi ıslıkla protesto eylemine katılmaya çağırdı.

Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası (Spor Emek-Sen), "Başbakan'a borcumuzu ödeyeceğiz" başlıklı bir açıklama yaparak tüm sporseverleri 22 Ocak Cumartesi günü Taksim'de

AKP'yi ıslıkla protesto etmeye çağırdı.

Spor Emek-Sen tarafından yapılan açıklama şöyle:

"Başbakana 'borcumuzu' ödeyeceğiz!

22 Ocak Cumartesi günü saat 14:00’te İstiklal Caddesi’nde toplanarak, Galatasaray taraftarlarına desteğimizi sunacağız. Başbakan’a hak ettiği ilgiyi ıslıklarımızla göstereceğiz. Zorba yöneticilerin bize tanımadıkları protesto hakkımızı sonuna kadar kullanacağız.

Başta tüm sporseverler ve spor emekçileri olmak üzere, tüm bir ülke halkı olarak başbakana borcumuz var. Başbakan’ın “ananı da al git” hitabıyla onurlandırdığı Mersinli çiftçi nezdinde tüm çiftçiler olarak borçluyuz. Başbakan’ın “her üniversiteyi bitiren iş bulacak diye bir kural yok” diyerek aydınlattığı üniversite öğrencileri olarak borçluyuz.

13 milyon işsizi, sadece işsiz olduğu için borçlarından azade tutamayız. 13 milyon işsiz olarak borçluyuz.

Cumhurbaşkanı’nın seçkin (!) öğrenci temsilcileri ile yaptığı görüşme sırasında dışarıda kalan ama unutulmayan, Cumhurbaşkanı'nın değerli görüşlerinden o sırada yararlanamadığı için boynu bükük kalmasınlar diye hükümet temsilcisi polislerce coplanan öğrenciler olarak borçluyuz.Son olarak Başbakan’ın “bu stadı ben yaptırdım, daha parası ödenmedi. Beni kızdırmayın, projeyi bozdurmayın” diyerek uyardığı Galatasaray taraftarları olarak borçluyuz.
Sporun ticarileştirilmesi sürecine yeni boyutlar kazandıran Başbakan’a, bununla yetinmeyip kapalı-açık tüm spor sahalarını siyasi rant alanına çevirdiği için, tüm sporseverler ve spor emekçileri olarak borçluyuz. Bu borç ortada kalmamalıdır.

Galatasaray taraftarları borcun ödenmesi konusunda bir adım atmışlardır.

Borç hepimizin borcu olduğuna göre bizim de bu adıma katılmamız, hep beraber bir kez daha Başbakan’a borcumuzu ödememiz gerekiyor.Başta tüm sporseverler ve spor emekçileri, tüm halkımızı, 22 Ocak günü saat 14:00’te İstiklal Caddesi’nde toplanmaya ve ıslıklarımızla Başbakan’a ve kendini onunla özdeşleştirmiş tüm devlet ve sivil toplum erkanına şükran duygularımızı iletmeye çağırıyoruz.

Borcumuzu öderken söylenecek bir çift sözümüz de olacaktır elbet. Bu da borcumuzun helal faizi olsun."

Spor-Emek-Sen
Devrimci Spor Emekçileri Sendikası

Charles Bukowski


Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam.

BUKOWSKİ